/ genel

değişim nerede başlar?

Uzunca bir süredir sevgili hocam Cem Şen'in geliştirdiği bir eğitim sürecini takip ediyordum. Biraz daha gerilere gidecek olursam, 20 sene öncesine kadar uzanmak ve başlangıcını anımsamak gerekir. Önceleri ilgim, zen'e yönelikti. Modern kültürün egzotik bir değer olarak sunduğu alternatiflerden biriydi uzak doğu öğretileri. Erken dönemde rahmetli İlhan Güngören hoca sayesinde merakla elbette konu hakkında tonla kitap okumuş, konuyu araştırmıştım. Zen'e ve getirdiği paradoksal öyküler, henüz anlayamadığım ve tanımlayamadığım bir alandı. Bu anlamaya çalışma çabası başlangıçta beni yakalayan bir kısmı olmuştu. Ve bu sayede ondan sonraki 15 yıl, uzak doğu öğretilerine ilgim herkesten azıcık daha fazlaydı. Ama ne kadar okusam da araştırsam da ucu nihilizme varan bir yoldu bu. O yüzden bir süre sonra günün hengamesine karışmış bir ilkokul -aşkına diyemiyorum- ilgisine dönmüştü. Arada Pi, Matrix gibi popüler filmlerde değinmeler eğlenceli geliyordu. Yin ve Yang ne de olsa eril ve dişil idi, bunu bilmek yetiyordu. Beş element iyice soyut, belki biraz da şiirsel metafor geliyordu kulağıma. Tabii bir de öğrencilerine tokadı basarak aydınlatan ustalar...

Eğitimler başladığından beri bilgilere yapıştım, bilgiye açlıktan pek çoğumuz gibi eğitmen eğitimine de hemen kaydoldum. Ne de olsa daha kapalı kapılar ardında verilen bilgiler, daha değerli geliyordu. Elbette pek çok bilgi öğrendik bu eğitimlerde, aslında eğitmen eğitiminden çok derinleştirilmiş eğitim haline büründü bu dersler. Bilgiye olan aç gözlülüğümüzü tatmin etmek için gereken herşey vardı. Bilgileri yudum yudum içtikçe bir çocuğun yeni bir oyuncağa sahip olduğunda aldığı heves gibi, hemen çevremizdeki dünyayı bu gözlerle değerlendirir olduk. Beş elementle herkesin bedensel durum analizini yapmaya çalışıyor, işin felsefesiyle hayatı yorumlamaya çalışıyor, kısacası yeni bilgileri statik birer kullanma kılavuzu gibi ele alıyorduk. Hocamın derslerde söylediği, bu bilgileri kuru kuruya kullanmamızın bir anlamı olmayacağı uyarısına rağmen ilk hevesle bu statik-kitabi bakışa saplanmıştık. Hayatın anlamını ne de olsa bu bilgilere göre çözmüştük!

Oysa hal öyle değilmiş. Eğitimleri almak yetmemişti, eğitmen eğitimini iyice pekiştirmek için ikinci eğitmen grubuyla tekrar katıldım. Ben mi ahmaktım, çok mu açgözlüydüm bilmiyorum, ama ikinci kez alırsam bilgiler daha bir pekişir, hem vaktim de var nasılsa bahanesiyle kendimi kandırıyordum sanki. Bilgiyi almak güzel de nerede uygulayacağız ki? Arkadaşlarıma gidip senin sorununun kaynaği beş elemente göre şöyle böyle demek bir çözüm sağlamıyordu (inanın bana, bunu çokça denedik). Arkadaşlarımı geçtim, bilgilerin ışığında kendimi analiz etmek de bir işe yaramıyordu. Sonuçta olan şey, bir durumu, başka durumlarla açıklamaya çalışmaktan öteye gitmiyordu. Gerçek anlama olmadığında birşeyi açıklamak her zaman çözüm sağlamaz, hatta durumları kategorize etmeye sebep olan yeni bir araca dönüşür. Bu dersi, öğrendiklerimizin aslında gerçek anlamda bir işe yaramadığını fark ettiğimde öğrendim. Kuşkusuz, o bilgiler elbette işe yarayacaktı. Ama bu durum, ortaçağ insanının önüne bilgisayar koyup program yazmasını istemek gibi bir hal idi. Karışık ve sofistike bilgileri öğrenmekle onları kullanabilmek arasında dağlar fark vardı. Ve bu dağın adı da bilgelikti.

Bilgelik, bilgi gibi işlemiyor. Ne kadar çok bilgiyle donatılırsak da bilgelik yerinde sayabilir. Bilgelik gelişmediğinde de öğrenilen tüm bilgiler anlamsız yığınlardan öte değil. Bunu hocamız defalarca 'sizler benden çok daha bilgi sahibisiniz, çok daha zeki de olabilirsiniz. Ama benim farkım bilgi peşinde koşmak değil, öğrendiğimi uygulamak, pratiğe geçirmek' şeklinde ifade ettiydi. Ama bu ifadesi de aslında bir bilgi idi. Bilgiyi hafızamıza eklemekte ve kaydını tutmakta iyiyiz. Bilgilere ne zaman gerekten güveniyor ve kendimizi teslim ediyoruz ki? Ortada bir güven ve belki biraz değişime yönelik cesaret olmadığı sürece o bilgiler, ansiklopediden farksız veri yığınları. İnternet'ten bir gün izleriz diye indirdiğimiz onlarca değil, yüzlerce film gibi bir kenarda duruyor olacaklar. Oysa o filmleri izlemek, taşıdıkları duyguları deneyimleyerek düşünceleri görebilmek gerekir. Bu izleme eylemi bir güvendir, filmin içeriğine, yönetmenin söylemine güvenmek filmi izlemek için seçtiğimiz andan başlar. Belki öncesinde aynı yönetmenin diğer filmleri de fikir vermiştir bu kararı vermemizde. Burada bile alışkanlıklarımızın izini görebiliriz. Kaçımız film festivallerindeki bazı filmlere keşfetmek için gidip hüsranla ayrılmadı ki? Bu hayal kırıklıklarını adeta bir karma yükü gibi belleğimizde taşıyoruz. Seçtiğimiz filmlerde de geçmiş deneyimlerimizi (karmamızı-hafızamızı) işleterek daha çekimser davranıyor hale geliyoruz. Çünkü zamanımız değerli, bizler değerliyiz ve değerimizin altında banal bir filmle birkaç saat kaybetmeyi istemiyoruz. Ama bu seçicilik, aynı zamanda yeni deneyimleri keşfetmemize engel de oluyor aslında.

Yine sözler kendi yolunu çizmeye başlamış olsa da bu sefer tekneyi biraz ben idare etmeliyim. Bilgiye güvenmemek, aslında arkasında başka bir takım sebepler barındırıyor. Bu bilginin bizi değiştireceğini biliyoruz ve değişimlerden korkan, tutucu bir yanımız bu noktada alarm veriyor ve bilgiyi depomuzda istifleme yolunu seçiyor. Durumumuzu değiştirmekten kaçınıyoruz, çünkü bu durumun bağımlısıyız aslında. Bu ipucunu da geçen hafta hocamızın verdiği sohbetlerden alıntılıyorum. Bağımlılıklar, değişimin karşısındaki en önemli engel. Peki bağımlılık nasıl işler ve bundan nasıl kurtulabiliriz? Bu konuda bağımlılarla da çalışarak sistematik incelemiş birinden alıntılıyorum. Bizi bağımlılıkta tutan konu her ne olursa olsun bu dört aşamadan birinde durmamızı sağlıyor, bunlar bağımlılıkların dört koruyucusu.

  • Ben zaten buna bağımlı değilim
  • Ben zaten bundan zevk alıyorum
  • İstesem de bırakamam (içindeki kimyasal maddesi var), benim elimde değil, kontrol sahibi değilim
  • Benim iradem yok (iyi ve doğru olanı bildiğim halde yapmak istiyorum)
Bu aşamalardan birinde olup çıkmak istediğimiz zaman bile yine bir diğerine takılı kalmamız çok olası. Kendi yaşamımda kola bağımlılığından yaşam biçimine kadar çeşitli alanlarda bunu yaşadım ve yaşamaya devam ediyorum. Babamın biraz katı yaklaşımı sayesinde sigara içmiyorum, hiç içme meraklısı da olmadım. Ama herhalde bu dört aşamanın en rahat gözlemlenebileceği konular sigara ve alkol bağımlılığı. Aslında bilinçsizce devam ettirilen, alışkanlık haline gelen tüm faaliyetler bizi bu dört aşama içinde tutuyor. Din, düşünce akımları, bizi bir yere taşımayan ve günleri geçiren faaliyetler, yaşam biçimlerimiz... hepsi aslında bu dört aşamadan birine bağlı.

Bu değerli bilgiden sonra benim hayatım da değişim nerede başladı diye düşündüm. Yaşamım, herkes gibi belli döngüler içinde geçiyordu, sadece bunun farkında değildim. Davranışlarımın ölçülebilirliğini ve kendi yaşamım içinde tekrar eden bazı pattern'lar olduğunu görmeye başladığımda bu kadar ölçümlenebilir olmak elbette rahatsızlık da verdi. Ama yine de bu döngülerin içindeydim; hala da çıktım diyemem. Yine de artık önemli bir kısmını görebilmek, bunların içine girmemeyi sağlıyor. Başlangıçta gözümü bu döngülerden birinin içinde açıyordum. "Yine bir pattern içindeyim, beni bu noktaya ne tür davranış ve düşünceler getirdi?" diyerek durumumu görmeye çalışıyordum. Bu, bazı hareketleri giderek daha erkenden yakalamaya yardımcı oluyor. Antreman yapa yapa gelişen bir kas gibi, farkındalık kası diyelim buna. Bir meseleye yol açan durumları kaynağında yakaladığımda istemediğim bu duruma da girmemiş oluyorum, demek ki uyanık olmak bizi bazı istemediğimiz durumlardan koruyor. Bu açıdan pratik bir faydası var bu yeni kasın, düzenli çalıştırmak, yaşamımın kalitesini artıracaktır.

Yine bu derinleştirilmiş derslerden birinde hoca, belki 3-5 kez tekrar ettiği bir hikayesini tekrar anlattı. Kendisi geçmişinde bir yerde tıkanıp kalmış, ne kadar çalışsa da, bu konuya odaklansa da bir türlü ilerleme kaydedemiyormuş. Yine uzakdoğuda bir eğitime katıldığında arkadaşına eğitimlerin ücretlerinden ve eğitimlerin neden maddiyatla bağlantılı olduğunu sorduğunda arkadaşı "Sen hala bunun parayla ilgili olduğunu mu sanıyorsun" diye sormuş. Bu, onun yolunda bir dönüm noktası olmuş. Bu hikayede önemli bir nokta var ki, kolay gözden kaçabiliyor. Çalışmalar ücret karşılığında olsa da devam edememenin genelde iki sebebi oluyor, anlayış eksikliği ve henüz ilerlemeye hazır olmamak. Aslında ikisi de aynı şey, farklı bakış açıları da diyebilirim. Toprak yeterince dinlenmediğinde yeni tohumu taşıyamaz, bunun için çapalanması ve havalandırılarak dinlendirilmesi gerekir. Anlayış da yeterince oturmadığında yeni şeyleri öğrenmek için uygun bir zemin olamayacağından aslında eğitimi alamamak değildir konu; tohum atılsa da harcanacaktır. Beklemek ve alınanları sindirmek gerekir. Sindirdikten sonra uygulamak da gerekir, yoksa alınan bilgi, sadece bir bilgi olarak arşivlerde yerini alır. Hocamın defalarca dinlediğım hikayesi bütün bunları ışık hızında düşünmeme yol açtı, hani derler ya, tepemde bir ampul fazla güçlü yanmaktan patladı. Bütün bunları gördüğümde birden benim için herşey değişti, artık sadece aldıklarımı tekrar tekrar gözden geçirerek öğütmek ve yaşamda teker teker pratiklerini yapmak var. Zaten her seferinde öğrendiğim bir tek şeyi bir hafta boyunca uygulamak bile yeterince güçlü bir pratik. Mesela bir hafta boyunca arzu ve istekleri devreye sokmadan yaşamaya gayret edin. Ya da gerekmediği sürece düşünceyi kullanmamaya özen gösterin başka bir hafta da. Hayli zor şeyler, ama bir o kadar da kolay. Derler ya, her seferinde bir adım. Aynısı bilgileri kullanırken de uygulayabileceğimiz bir taktik olabilir. Tüm bilgileri aynı anda uygulamak zaten çok zor, bu zorluk da zaten hayal kırıklığı yaratabileceği için asla uygulanmamasına yol açıyor. Usta, ögrencisinden bir tomar dalı kırmasını istediğinde öğrenci hepsini kıramamıştır, oysa teker teker nesi zor olabilir ki bunun? Adımlarımızın yavaş olmasında, arada durup nefeslenmekte bir sakınca yok, birer birer adım attığımız sürece yol yürünüyor.