/ genel

Günümüzde duygu ve düşünceler arttıkça doğal olan sezgilerimiz yok oluyor...

Biraz kişisel hesaplaşmalara, biraz ruhsal çalışmalara ya da mutlu olma arayışına yöneldiğimizde karşımıza çeşitli yöntemler çıkar. Bunların çoğu, o ruh halinde olmayan insanlara yapmacık gelebilen, bulunduğu ruh haline uygun düşmeyen öneriler olur genellikle. Ticari başarıya odaklı topluluklarda, bazı şirketlerde marşlar, enerjik müzikler, davranış biçimleri de benzer şekilde bir kazanç odaklı bilinçle tasarlanır. Hangimiz, arkadaş hatrı ile paketlenmiş gelir imkanı yüzünden amerikan şirketlerinin pazarlama toplantılarına katılmadı ki? Bu toplantıları biraz daha zekice (!!!) organize edilenlerinde bu 'potansiyel', içinde bulunduğumuz döngüden kurtulmamızı ve hayallerimize kavuşmamızı sağlayacak bir araç olarak gösterilmiştir. Hepsinde de söz konusu şirketlerin ortak tanıtımları çevreye ve insana duyarlı, sağlığı ve doğayı öncelikli amaçları olmasıdır.

Her detay ne kadar da yapmacık geliyor! Aynı şekilde, belki yararı olur diye aldığımız kişisel gelişim kitaplarında o davranışlar nasıl da sırıtıyor, insanları geçtimm ben bu kadar yapmacık davranamam diye hangimiz düşünmedik ki? Moralimiz düşük olduğunda ruh halimizi yansıtan müzikler dinleriz, sevdiğimiz birinden ayrılmışken bunu dile getiren, kaybımızı yansıtan sözleri olan şarkıları seçeriz. Sonbaharda zaten melankolizm havadadır, biz de bunu, dinlediğimiz müziklerden giyimimizdeki renklere kadar yansıtır, melankoliyi katmerli yaşamayı seçeriz. Ilkbaharda daha canlı renkler, daha hareketli müzikleri de aynı sebeple tercih edebiliriz. Aslında içtmizdeki ne ise dışarıya da onu yansıtmaya çalışırız. Üzgünken dinleyeceğimiz canlandırıcı müzik, halet-i ruhiyemizi yansıtmıyor olabilir. Bir taraftan çok sevdiğimiz artık yanımızda yoktur, diğer taraftan cıstak bir müziği duymak duygularımıza ihanet ettiğimizi düşündürecektir bize. Zaten kimse bunu yapmanızı istemiyor. Sadece üzüntünüzü daha da güçlendiren, yaranıza tuz basan durumları seçmeyin. Konuyu yin ve yang dengesi olarak yorumlarsak hüzünlü bir durum olan yin bir durumla neşeli, hareketli bir durum olan yang bir durum aslında birbirini dengeler. Ama elbette maksimum yang'a bir anda geçilmez, benzer şekilde yin bir durum da aynı ruh halini yansıtan bir müzikle daha güçlü bir yin'e çekilmesi de sağlıklı olmaz. Yin'den yang'a geçiş (ve elbette tersi de) yumuşak bir dönüşümde olursa bünyeyi rahatsız etmez. Neşeliyken sürekli bu hal korunamaz, bir süre sonra sakinliğe geçilmelidir, üzgünken de sürekli üzgün kalınmaz, dönüşerek ruh halimiz dengeli hale, oradan da neşeli hale geçecektir.

Aslında itiraf etmeliyim ki, biraz uzun bir giriş oldu bu kez. Esasen bahsetmek istediğim konunun kıyısındayım hala; konu kendi içinde kendi seyrini izliyor.

Duygularımızı seçerek ruh halimizi şekillendirebiliyoruz. Ama bunu yaparken geçişin hızlı olmaması, bu durumun 'sırıtmaması'nı sağlıyor. Düşüncelerimiz de davranışlarımızı ve bunun sonuucnda yaşayacağımız durumları belirliyor. Haliyle yaşayacağımız ortamları dolaylı bir şekilde de olsa biz seçmiş-belirlemiş oluyoruz. Geçenlerde yazdığım diğer bir yazıda, bu yaşam içindeki karmamızı davranış alışkanlıklarımızla oluşturduğumuza değinmiştim. Tekrar aynı konuya girmeyeceğim, sadece bir anımsama yaptım.

2508Önümüze çikan pek çok öneriden bir tanesi de duygu ve düşünceleri bırakma becerisini geliştirmek. Söylemesi tabii kolay; günümüzde yaşam içinde suni şekilde binlerce duygu ve düşünce bombardımanı altındayız ki, hiç birimiz bunları bırakmanın nasıl birşey olduğunu hatırlamıyor bile. Suni dedim; çünkü gerçekten giderek hızlanan bir yaşam, düşünce ve duyguların da aynı hıza çıkarmaya itiyor bizi. Eskiden bir ömür boyu süren ilişkiler, 5-10 sene kadar bir sürede tüketilmiş oluyor. Birine telefon etmek içın ankesörlü bir telefona ulaşma süresini cep telefonunu cebimizden çıkarma süresiyle değiştirdik. Kimse beklemek istemiyor, ne olacaksa hemen o anda olsun istiyoruz. Süreçlerin hızlandırılması belki yaşamı bir ölçüde kolaylaştırıyor, ama bir başka bakış açısından da bizleri tahammülsüzleştiriyor. Tahammülsüzlük, içine sinsice saklanmış hoşgörüsüzlüğü ve öfkeyi taşıyor. Öƒke de korkularımızın kaynaklarından biri. Benzer şekilde bakınca veri bombardımanı altında kaldığımızda olan durumun bir hipnoz seansıyla benzer nitelikte olduğünu söyleyebilirim. Hipnoz esnasında karar verme yetimiz, dış bir uyarıcıyla devre dışı bırakılarak verilen mesajların doğrudan bilinç altına ulaşması sağlanır. Karar verme filtresinden geçmeyen bu komutları alan kişi, bu yüzden hepsini harfiyen uygular, çünkü bunları tartmaz. Hipnozun kişinin bilinçliyken yapamadığı pek çok şeyi yapmasını sağlaması bu şekilde işler; aslında yapılanı yapabilecek potansiyel vardır. Ama bu bahsettiğim filtre ve bilinçle pek çok şeyi yapamadığımıza şartlanmışız/şartlandırılmışız bir kere! Yine aynı şekilde sinema sanatının insanları bu derece etkilemesinin sebebinin karanlık bir ortamda, ses ve görsel mesaj bombardımanı altında olduğu ortaya konmuştur. Bu şekilde de sinema filmlerinde sahnede yer alan ürün imgeleriyle doğrudan bilinçaltımıza erişilerek satın alma sürecimiz manipüle edildiğini artık hepimiz bilsek de bu zokayı her seferinde yutarız.

115366Bu kadar bombardıman altında duygu ve düşünceleri bırakmak zor; hele bir de bunlara sarılmayı da istiyorken! Evet, duyug ve düşünceleri bırakmak istemiyoruz. Bu yüzden belirli bir konuyu düşünmek istediğimizde konu konuyu açar ve yola çıktığımız konuyu göz açıp kapatmaktan çok daha hızlı bir sürede unuturuz. Düşünce düşünceyi izler, bunlar da çeşitli duyguları tetikler ve birbirleriyle var olup dururlar. Bu düşünce ve duyguları bir bardağa boşaltılan gazozdaki kabarcıklar gibi yüzlercesi izler. Zihnimizin berrak hali kalmamış, köpürtü içinde kaybolup gitmiştir. Çoğu zaman da bunlar, gerçekten bir sorgulama yapmamıza engel olacak kadar da çoğalır. Bilincimizi iyileştirmek için yola çıkmışken zihnimiz, iki ayakkabının birbirine bağlanması gibi tökezlemekten kurtulamaz. Bunu da yapan aslında bizden başkası değildir. Duygular da aynı şekilde bir gerçekliği çarpıtarak algılamamıza sebep olur. Aşık oluruz, hayatımızın gerçeklerini unuturuz. Terk ediliriz, yemekten dahi kesildiğimiz olur. Heyecanlanır ve detayları göremez hale geliriz. Duygular da düşünceler de 'doğru ölçüde' olduğunda yaşamımızın devamını sağlar. Ölçüsünü de pek kolay kaçırırız. Çünkü bir kere düşünen zihin, herşeyi düşünerek çözebileceği yanılgısındadır. Oysa zihin, problem çözmede başarılıdır. Bir problemin çözülmesi, bir planın yapılması gerektiğinde, bir kurgu tasarlanacağı zaman gerçekten işini iyi yapar. Ama bu iş yapıldıktan sonra işi bitmiştir, kenara koymak gerekir. Duyular da içinde yaşadığımız evreni algılamak için var olurlar. Bir durumu, bir yeri, bir nesneyi algılamak için duyuları kullanır ve bunun sonucunda bir duygu ediniriz. Çevremizdeki diğer varlıklarla iletişime geçer, onlarla duygular üzerinden bağlar kurarız. Bir düşünceye göre aslında bu bağlar bir şekilde vardır; bunları yaşam şeklimiz yüzünden azalmış olan algı hassasiyetimiz yüzünden algılamayız. İletişime geçtiğimizde duygulardaki değişimleri fark eder, bu farklar ışığında hissettiğimizi düşünüruüz.

focused-mind-energyDuygu ve düşünceleri bırakmak, aslında bırakmak demek olmuyor, sadece yeri geldiğinde doğru şekilde kullanmak oluyor. Bağların olduğu tezini kabul edersek yeni durumlar keşfetmek değil, olanları algılamamız için araya giren parazit gürültüden -duygu ve düşünceleri kast ediyorum- kurtulmamız yerinde olacaktır. Yine de bu 'gürültünün' yerinde tam da gereği olduğunu, ama sadece yerinde yararı olduğunu vurgulamak istiyorum. Gereksiz zamanlarda bunları kullanmamak, gerektiğinde daha odaklı kullanabilmeyi sağlayacaktır. Çünkü sürekli kullanılmaları, sanıldığının aksine bu becerilerin güçlenmesini değil, kontrolünün kaybedilmesini sağlar. Belirli bir düzende çalıştırılan kaslar güçlense de fazla çalışıldığında bu çaba tam tersine döner ve kasların işlevini yapamamasına sebep olur. Vurgulasam da durumu hemen abartarak 'eee, yani hissetmeyecek miyiz artık', 'ama ben severek var olurum', 'düşünmek var oluşumu kanıtlıyor, o zaman düşünmeden var olamam', 'mantıksallık ve akla yatkınlık için düşünmek şart' gibi cümlelerin aklınıza geldiğini sanıyorum, gelmediyse ne ala. Yazımın başında yin ve yang durumlardan ve bunların aşırılıklarının sağlıklı olmadığından biraz bahsetmiştim. Aynısı burada da geçerli aslında; düşünmek yin bir durumdur, duygular da sebep olduğu sonuçlara bakılarak yang bir durum gibi görülebilir. Her ikisinin de aşırısı iyi olmayacaktır. Düşündükçe düşünmek ve bu şekilde yin durumu maksimum halinden daha da güçlendirmek mümkün olamaz. Düşünerek de ne dünya problemleri çözülebilmiş, ne de mutlak refaha, huzura ya da mutluluğa ulaşılabilmiştir. Ve hatta aşırı düşünmenin mutsuzluk getirdiği de söylenir. Aslında düşündüğümüzde gerçekten bir durumu çözme sonucunu elde etmemiz mümkün olmuyor. Düşünceler, sel halinde üzerimize geliyor ve bizi adeta ezip geçiyor. Çoğu zaman da bu düşünce yığınından bitkinleşmiş oluyoruz, uyku ya da dikkatimizi dağıtarak zihnimi boşaltacak uğraşlarla düşünmeyi bırakmaya çalışıyoruz. Düşünce de duygular da aşırı kullanıldığında kısa devre yapıyor, bizi sağlıklı olduğumuz durumdan uzaklaştırıyor. Duygu ve düşünceleri bıraktığımızda ne oluyor peki? Hissiz ve saman gibi bir insan mı oluyoruz? Yoo, (öyle bir şey mümkün olsa) ameliyatla düşünme ve hissetme yetilerinizi aldırın demedim ki? Pek çok sanatçı, sanatını icra ederken, müzisyen enstrümanını çalarken, ressam, tuvalinin önünde boyasını sürerken iki durumu aynı anda yaşar: kendinden geçerek kendini unutur ve duygu ve düşüncelerini kenara bırakır. Buna akışta olmak denir, bir bakışla yapılan sanat, sanatçıyı ele geçirmiş ve sanatçının üzerinden vücut buluyordur. Ama ne zaman sanatçı, sanatını yapmak için çabalasa bu duruma ulaşamaz. Çünkü bir beklenti vardır ve beklenti, bir kişi tarafından oluşturulmuştur. Üretmek için sanatçının kendini aradan çekmesi çok önemlidir. Bu yöntemi başarıya odaklanan sporcular da uygular; öyle bir konsantrasyon haline geçerler ki artık kendileri ortada yoktur. Spor faaliyetinin kendisi vardır ve faaliyetin yapıldığı mekan; ama bilinçlerinde kendileri yoktur. Dansçı yoktur, dans vardır.

Gerektiğinde düşünüyor, gerektiğinde hissediyoruz. Gerekmediğindeyse kalbimizin sesini, sezgilerimizi duyabilir ve aslında diğer varlıklarla olan bağlarımızı bunlar aracılığıyla algılayabiliriz. Duygu ve düşünceler, sezgileri söndürecektir. Çünkü -onları birer varlık gibi düşünürsek- her ikisi de bilincimize yapışarak ego üzerinden bütüne bağlı değil de bireyler olarak var olduğumuzu gösterme çabasında. Duygu ve düşünceler, birey olma halimizi destekledikleri için akışta olmamızın da engelleridir. Oysa sezgiler, her canlıda varlar. İnsan olarak onlardan uzak kalmamız, olmadıklarını göstermez, sadece sesi hafif olan bir kaynağın yanında daha güçlü bir müzik seti açmış haldeyiz. Yaşamımızın gürültüsünde, veri bombardımanı altında iken doğal olarak sakin olan bir sesi duymamız imkansızlaşır. Onu duyabilmek için kulağımızı eğitmemiz gerekir. Aynı şekilde zihnimizi ve duygularımızı belirli bir denetim altına alarak etarftaki gürültüyü değil de sakin olan bu fısıltıyı anlayabiliriz.

Duygu ve düşünceyi bırakmak aslında sanıldığı kadar zor değil. Bunların bilincimize yapışma çabasında olduklarını, biz onlara ilgi gösterirsek var olabildiklerini söyleyebilirim. Duygunun da düşüncenin de bireyselliğimizi, egomuzu çerçeveleyen etkenler olduğu düşüncesini algılarsak, her ikisine de bu farkındalıkla bakabilmeyi başarırsak aslında onları gerekmedikçe kullanmak istemeyiz. Herşeyde olduğu gibi, farkındalık çözümleyici bir güce sahip. Farkındalığımızı, duygu ve düşünce oluşurken ve hatta oluşmadan önceki andan itibaren canlı tutarsak bunların bir nehirde yüzeye batıp çıkan yapraklar gibi olduklarını görürüz. Bunlardan birine tutunursak aynı şekilde biz de batıp çıkmaya başlar, düşüncelerimiz (ya da duygularımız) içinde kaybolur gideriz.

leaves_in_stream