/ çeviriler

Kimi Takip Etmeli, Kime Teslim Olmalı?

Guru, Sifu, Sensei, Lama, Usta, Mürşit...

 

Bu kelimelerin hepsi daha önce aynı yolu yürümeye başlamış, yolu gösteren  kişiyi tanımlar. Hepsi de kendisini geliştirmeye açık birine verebilecek bilgisi olan rehberi ifade eder. Bir rehber kimdir ve yaşamımızda ne gibi bir rolü olabilir? Hemen hemen tüm gelişim yollarında geçerli bir yöntem, kendini teslimiyettir. Ama bir rehber ile ilişkide bu teslimiyet ne kadar gerekli, ne kadar önemlidir? Kendimizi hiçe saydığımızda bize değer katması, içinde barındırdığı mutlakiyetle hipnotizmada telkin gücünden nasıl daha güçlü olabilir?

Yetiştiğimiz toprakların barındırdığı pek çok gelenek var; usta-çırak ilişkisi, aslında tüm eski toplumlarda olan bir gelenek. Ama diğer sosyal geleneklere göre bu ilişkiyi daha katı ve kuralcı ya da daha yumuşak ve şefkatle ele almak mümkün.

Lakin usta-çırak ilişkisinde günümüzde pek çok usta geçinen söz konusu. Henüz eğitimini tamamlamamış olsa da kendi yolunu ilan eden ve aslında ham meyve gibi de karın ağrıtan pek çok örnek görmek mümkün. Oğretilen bilgiye hakimiyet dışında öğrenciyi kavrayabilme becerisi apayrı bir uzmanlık gerektiriyor. Kaldı ki bu ham meyvelerin bazısında çeşitli kurtlar -kişilik bozukluğu veya ego problemleri, eğitmen olmanın getireceği güçlerden veya öğrencilerinin zaaflarından yararlanma, maddi veya manevi olarak öğrenciyi istismar etmek- meyvenin daha da karın ağrıtmasını sağlar. Naif bir ruh halinde böyle bozuk bir meyve, bir süre dahi olsa da benzer meyve yemekten uzak durmanıza sebep olabilir. Bu yüzden içsel yolculukta kendinize bir rehber seçerken dikkatli ilerlemekte dayda var. Aşağıda çeşitli kültürlerde bu tür rehberlerin tanımlarından ve yazıtlarda işaret edilen niteliklerinden  alıntılar yaptın; aksi yazmadığı sürece kaynak olarak objektifliği daha belirgin bir kaynak olan wikipedia'yı kullanmaya özen gösterdim. Kendinize bir rehber seçerken bunları aklınızın bir ucunda bulundurmanız yararlı olabilir...


Guru (Budizm ve Hinduizm’e göre)

Gu hecesi, gölgeler anlamına gelir, Ru hecesi, onları dağıtan anlamına gelir, Karanlığı dağıtma gücünden dolayı Ona bu isim verilmiştir.

— Advayataraka Upanişad 14-18, mısra 5

Bu kelimenin temel anlamı bilgiyi açığa vurandır. Sıfat kullanımından baktığımızda ağır, yüklü anlamı taşıyor; bu da bilgiyle yüklü, ruhsal bilgelikle ‘ağır’laşmış, öğreti ve yazıtların özellikleriyle yüklenmiş anlamları ortaya çıkarıyor. Latincede ağır, yüklü. ciddi anlamlarına gelen gravis kelimesi ve yunancada benzer anlamlı barus kelimesi etimolojik olarak sanskritçedeki guru kelimesiyle bağlantılıdır. Geleneksel ve halk etimolojisine göre “guru” kelimesi, karanlıkla aydınlık arasındaki dinamiğe dayanır. Guru, cehaletin karanlığını dağıtarak yok eden kişi olarak görülür. Bazı yazıtlarda gu ve ru heceleri karanlık ve aydınlık olarak da açıklanır. Guru kelimesinin diğer bir etimolojik açıklaması, Guru Gita’da geçer, gu hecesi özelliklerini aşan, ru hecesiyse bir formu olmayan anlamında kullanılır.

Hindistan’daki guru’lar niteliklerine göre dört çeşitli grupta görülebilir:

  • Üst kastlardaki hindular için geleneksel rütüelleri de gerçekleştiren ve bir tapınağa bağlı olmayan (ve haliyle rahip de olmayan) ruhsal danışman
  • Aydınlanmaya ulaşmak gibi kişisel bir deneyiminden dolayı otorite sahibi olan aydınlanmış usta. Bu tür, bhakti türlerinde ve tantrada bulunur ve sorgulamayan teslimiyeti talep eder. Batılıların da katılması mümkündür, hatta bu mertebede bulunan batılılar da vardır (Andrew Cohen ve Isaac Shapiro gibi)
  • Avatar guru: kendisi ve başkaları tarafından tanrının maddeleşmiş hali, tanrının aracı olarak görülür.
  • Kitap olarak guru: sihlerdeki Guru Granth Sahib kitabı gibi.
Hatha yoga’nın orta dönem yazıtlarından olan Shiva Samhita, guru figürünü özgürleşmenin gerekliliği olarak gösterir ve öğrencinin inisiyasyonla tüm mal varlığını ve birikimlerini vermesini bildirir. Vishnu Smriti ve Manu Smriti’ye göre Acharya (öğretmen/guru), anne ve babanın yanında guruyu en saygıdeğer bireyler olarak görür. Anne ve baba, ilk gurulardır, ruhsal guru da ikincil. Mundaka Upanişad’a göre kişi, vedaların sırlarını bilen guru karşısında kendini teslim etmelidir.

Bazı yazıtlar ve gurular, yalan öğretmenler karşısında uyarır ve ruhsal yola giren öğrenci adayının bu tür guruları sınaması gerektiğini söyler. Bazıları bu konuda bazı kriterler sunmuştur:

  • Advaya Taraka Upanişad’da veda’ları iyi bilen, Hint tanrılarından Vishnu’nun gönüllüsü, kıskançlıktan uzak, yogayı bilen, uygulayan ve her zaman yoga doğasına sahip olduğunu yazılıdır.
  • Maitrayaniya Upanişad’ı naifleri aldatabilen yalan öğretmenlere karşı uyarır.
  • Kula-Arnava-Tantra’sı, öğrencilerinin zenginliklerini sömüren pek çok guru olduğundan, ama pek azının öğrenciyi bağımlılıklarından kurtarabildiğinden bahseder.
  • Swami Vivekananda, pek çok yetersiz guru olduğundan bahsederken gerçek gurunun öğretilerin ruhunu anlayabilmesi, tertemiz bir karaktere sahip olması, günahtan uzak olması, kendini düşünmeyen, para ve üne karşı bir arzu hissetmemesi gerektiğini söylemiştir.
  • Yogananda’nın müritlerinden Mirinalini Mata, bir gurunun alçakgönüllü olması gerektiğini söylemiştir.
  • Sathya Sai Baba, zengin öğrenci arayışının trajikomik bir durum olduğunu söylemiş ve öğrencinin guruyu sözlerinin bilgelik taşıyıp taşımadığına ve gurunun öğrettiklerini uygulayıp uygulamadığına dikkat etmesi gerektiğine işaret etmiştir.

Sifu

Bu kelime, Çin-Kanton dilinde Sifu, Çin-Mandarin’de ise shifu olarak geçmekte. Usta için öğretmen kelimesinin eğitmen (師傅) ve baba (師父) karakteri ile kullanılmasından türemiştir. Sifu, hakkında bahsedilen kişinin beceri ve deneyimine saygı için kullanılsa da, ikinci ifade biçimi usta ve babayı anlattığından usta-çırak ilişkisinde bir bağlılığı ifade eder. Bu yüzden bir konuda usta kişiden bahsederken, bu şekilde ifade ancak çırağın kendi ustasına hitabında geçerli olur. Haliyle dışarıdan bir kişi bu şekilde ifade ederse doğru olmaz. Buna rağmen spiritüel bir kişilik veya savunma sanatında usta birine her zaman “usta-baba” hitabı kullanılır.

Sifu ifadesi Çin savaş sanatlarında geleneksel olarak ailesel bir bağ ve bir saygı ifadesi olarak kullanılır. Öğrenci adayı, formel olarak öğrenciliğe kabul edildiğinde kelime daha özel bir anlam taşır. Öğrencinin kabulü, başlıbaşına bir olaydır ve genellikle bai shi seremonisiyle yapılır. Seremoniden sonra ilişki tam bir ebeveyn-çocuk çerçevesinde devam eder ve sifu terimi, bilgi ve beceriye saygıdan ziyade baba çerçevesinde kullanılır.


Sensei

Sensei kelimesi japoncada “bir kişiden önce doğmuş kişi” anlamına gelir. Genel kullanımda “usta” veya “öğretmen” anlamına gelir ve öğretmen ve akademik pozisyonların yanı sıra avukat, doktor, politikacı ve benzer otoriteye sahip pozisyonlar için kullanılır. Bu kelime, aynı zamanda belirli bir sanatta ustalaşmış yazar, müzisyen, kuklacı veya sanatçılar için de kullanılabilir.

Kelimeyi oluşturan iki karakter, “önce doğmuş” olarak çevrilebilir ve yaş ve deneyimin bilgeliğiyle eğitim veren bir kişiyi ifade eder. Kelimenin başına dai eklenirse (dai-sensei) başusta anlamını taşır ve genellikle belli bir stilde en üst mertebeyi tanımlar. Bir grupta Sensei seviyesine ulaşmamış ileri seviye kişilere senpai ifadesi kullanılır.

Sanbo Kyodan ile ilişkili Zen okullarında sensei kelimesi, roshi mertebesinin altındaki öğretmenler için kullanılır. Fakat Japon budizminin diğer stillerinde sensei, seviyesine bakmaksızın her rahip için kullanılır. Nichiren budizminde ise sensei yapı içindeki en yüksek kişi için kullanılır.

Sensei ifadesi japonlar tarafından özellikle iş, politik veya spiritüel liderlerde bazen megalomaniyi iğnelemek ve göze sokmak için negatif anlamda da karşımıza çıkabilir.


Lama

Lama, Dharma yolunu izleyen tibetli öğretmenlere verilen isimdir. Genellikle tarihte saygı gören ruhsal liderlere bu sıfat verilmiştir. Günümüzde ise bir rahip veya rahibeye, ruhsal mertebe ve öğretmenliği tasdik olarak ileri seviye tantrik pratikler uygulayanlara bu sıfat kullanılabilir. Bazen de Dalai Lama ve Panchen Lama gibi tekrar beden bulan enkarnasyonların devamlılığını gösteren bir sıfatın parçası olabilir.

Erken dönemlerde batılı meraklıların Tibet budizmini anlamaya çabalarında yanlış anlamasından ötürü Lama terimi, tarih boyunca Tibet rahiplerine uygun görülmüştür. Benzer şekilde Tibet budizmi de anlamayan turist ve batılı meraklılar tarafından Lamaizm olarak adlandırılmıştır.

İlgili yogi veya yogini içın guru nasıl bir sıfat ise, Tibet budizminin Vajrayana kolunda lama çoğunlukla tantrik bir ruhsal rehberdir. Bu açıdan lama, yidam@in ve koruyucunun yanında Üç Hazine’den biri olarak görülür.


İcazet; Usta - Çırak İlişkisi 

(Mesut Dikel'den alıntı)

Sözlükte “su akıtmak; helâl kılmak, izin vermek, onaylamak, geçerli kılmak” gibi manalara gelen cevz kökünden türeyen icazet, “su akıtmak” şeklindeki anlamından hareketle “Bir hocanın veya üstadın ilmini talebesine aktarması” manasında terimleşmiştir.

Genel manada icazet; izin, ruhsat, müsaade, ilim veya sanat tahsilini tamamlayan talebelere imtihanla verilen şahadetname, diploma manalarına gelir. Hüsn-i Hat sanatında ise bir üstâddan, hocadan yazı sanatının usul ve kaidelerini meşk ederek o sanatın tüm inceliklerini görmesi, yeterli olgunluğa eriştiği zaman, hocasının izni ile mezun olup; sanatını icra ederek eserlerinin altına imza koyabilme yetkisinin alındığı belgeye izinname, icazetname yahut kısaca icazet (diploma)  adı verilir.

  • Asıl Ders Talebeliğe Kabulden Sonra Başlar
Talebenin yazmış olduğu levhanın altına yazarak, “Artık, yazdıklarının altına ketebe (imza) koymaya ve başkasına da ders ve icazet vermeye izin verildiği” beyan ve tasdik edilirdi. Bu sebeple, icazet almayan bir kimse veyahut hocasından imza atabilir izni almamış kişi yazıları altına kendiliğinden imzasını koyamaz, yani koyup da yazısını cemiyete ve sanata mal edemezdi.

Kendisini, ne bir sanatkâr-sanatçı olarak tanımaya ve tanıtmaya; ne de başkasına izin ve icazet vermeye salâhiyetli görebilirdi; aksi takdirde resmen sorumlu olurdu.  Bundan maksat, sanatın şerefini ve sanatkârların hukuk ve haysiyetlerini ve cemiyet içindeki mevki ve kıymetlerini korumak, sanatın kötüye kullanılmasına ve gerilemesine, estetik kıymetlerin ehliyetsiz ellerde oyuncak olmasına yer vermemektir.

Sanat veya meslek öğrenmek isteyen talebe, ders almak istediği hocanın kapısına gider; hocasından ilim ve sanat talep eder veyahut kendisini hocaya birileri önerir. Hoca talebesinin çalışmalarına bakar, uygun görürse bir süre azmini dener ve sonra talebeliğe kabul eder. Asıl ders talebeliğe kabulden sonra başlar. Hüsn-i hat sanatı, Tezhip sanatı, Ebru sanatı ve Minyatür sanatı gibi sanatlarımızda da bu durum böyledir. Bunların içinde sistem olarak yüzlerce yıldır hiç değişmeyen ve halen günümüzde de uygulanan alanlardan bir tanesi Hüsn-i hat sanatıdır. Bu sanat hoca gözetimi olmadan öğrenilmesi neredeyse imkânsız gibidir. O yüzden bu sanatı öğrenmenin sırrının hocanın öğretişinde ve çok çalışmakta gizli olduğunu söylerler.

  • Talebelik, günde üç-dört saat’lik bir çalışma ile 7–8 yıllık uzun ve meşakkatli bir yolculuktur.
Talebe yaptığı meşk çalışmalarını, düzenli olarak hocasının uygun gördüğü zamanlarda gösterir. Hocası çalışmalara bakar altına hatalarını gösterir, tarifler yapar. Bu sistem yüzyıllardan beridir değişmeyen bir metoddur. Talebe hocasının kalem tutuşunda, el hareketlerine ve anlatış biçimindeki tarifleri en ince ayrıntısına kadar kavramaya çalışır. Bu, talebenin yeteneğine göre, günde üç-dört saatlik bir çalışma ile 7–8 yıllık uzun ve meşakkatli bir yolculuktur.
  • Edep, İlimden Önce Gelir
Talebe her zaman hocasına karşı edepli, itaatkâr ve sözünden çıkmayan bir üslûp ve davranış içinde olur. Edebin ilimden önce geldiğini bilir ve ona göre olumlu davranış biçimi ve ahlâk tavırları sergiler. Hocasından aldığı ilim sayesinde geçimini sağlayacak ve payeler kazanacaktır. O yüzden hoca kıymeti ve önemi çok büyüktür. Bu olumlu davranışları aynı şekilde icra ettiği çalışmalarına ve sanatına da yansır. Hocası hakkında zerre kadar olumsuz söz sarf etmez. Onun sözünden dışarı çıkmaz.  Hatta ve hatta ondan işittiği azarın bile kendisi için bir ders olduğunu bilir. Onun izni olmadan ders veremez. Ondan aldığı ilmi olumsuz yönde kullanamaz. Bir anlamda icazet,  yaptığı ve yazdığı işin yanında talebenin kişiliğine de verilmektedir.
  • Sabır ve Azim
Talebe kişi, hoca olduğu zaman da talebelerine doğruyu öğretmek, aldığı ilmi hakkı ile aktarmak, onlara şefkatli, hoşgörülü, sabırlı olmak zorundadır. Hat sanatını icra eden kişide aranan en büyük özellik, sabırlı ve azimli olması, çok etüt ederek çalışması, araştırıp incelemesidir. Bu aslında her sanat alanında da geçerlidir.

İcazetten sonra hoca-talebe münasebeti bitmez. Talebe her fırsatta hocasına devam ederek eksiklerini tamamlar. Zaman içerisinde bıkmadan usanmadan büyük ustaların eserlerini de tetkik ederek kendini geliştirmeye çalışır. Hocasını bırakmaz ve ikisinden biri vefat edinceye kadar bu münasebet sürer.


Mürşit

İslam tasavvuf ekollerinin hemen hemen tamamında müritlerini (tabiilerini ya da intisaplılarını) terbiye eden kutsal kitaba ait ölçüleri ve kâmil insan örneği hareket-davranışları hayata geçirerek bu ölçüleri nefsinde bizzat yaşayan ve mürşitlerini dinin esasları, dini hayat, tevhit, marifetullah, konusunda terbiye ederek onları fenafillaha eriştirmek için önderlik eden öğretmeni tanımlar.

Mürşit, mürid için terbiye etmede üstlendiği rolden dolayı manevi baba sayılır. Hatta mürşide baba şeklinde de hitap edilir.

İnsanlar bir mürşit ararken dikkatli davranmalı, ahvalini araştırmalı, bu temiz yolu kötüye kullanan sahte şeyhlerin tuzağına düşmemelidir.

Hakiki şeyhleri sahtelerinden ayırmak için bazı işaretler bulunduğu söylenir:

  • Mürşid-i kamil öncelikle âlim olmalı, şeriat ilmine genel olarak hâkim olmalıdır. En azından dini konularda (akaid, fıkıh, tefsir, hadis gibi) müridine yetmelidir.
  • Bir silsileye bağlılığı bulunmalı, bu yolda öğrencilik yapmış ve şeyhi tarafından görevlendirilmiş olmalıdır; kendi başına şeyhliğe kalkmış olmamalıdır.
  • Nefsini terbiye etmiş olmalıdır.
  • Mal ve pozisyon aşkından uzak, şeriata tabi ve ahlakına sahip olmalıdır.