/ genel

mut-(lu/suz)-luk

Dün sevdiğim bir yol arkadaşım çok basit, ama konuyu tam da 12'den vuran bir video paylaşmıştı. Dileyenler videonun tamamını TED linkinden izleyebilir. Bir süredir eğitimlerimizde de değinilen bir konu bu; mutluluk.

Çeşitli konular, iş, aşk, yaşam, sürekli bir döngü içinde. Aynı durumları defalarca yaşamaya alışmışız. Bazı şeyleri döngülerde yaşayınca otomatik hareketler yapan ruhsuz bir makinadan farkımız olmuyor. Ruhsuz yapılan bir işten hayır gelmeyeceğini hepmiz biliriz. Bazen de yediğiniz bir yemek o kadar lezzetlidir ki... tarifini alsanız ve gramı gramına sadık yapsanız nile aynı tadı elde edemezsiniz. Bunun sebebi de o yemeğe katılan ruhtur, deneyimdir. Bir yemeği, her lokmasındaki tatları, o tatların kaynaklarını düşünerek yediniz mi hiç? Gerçekten, bunu denemenizi öneririm. Tum bir öğünü buna ayırın, içtiğiniz suya, ekmeğin dokusuna, yemekteki baharata tümüyle dikkatinizi verin. Eminim ki normal bir yemekte yediğinizden daha az bir miktarla doyacaksınız; tüm yemeklerinizi bu şekilde yiyebilseniz kolaylıkla kilo verebileceğinizi bile söyleyebilirim. Yemeği daha besleyici ya da lezzetli kılan bir durum olmadı; sadece kendinizi yediklerinize odakladınız.

IMG_2608Bu konuyu, artık işlevini yerine getiremekte zorlanan ama uzun süreler bana hizmet etmiş sevgili gözlüğüme benzetiyorum; temel işlevi görüntüyü daha net göstermek. Ama genele bakmaktan çoğu zaman gözlüğün üzerindeki kirlenmeyi, lekeleri ve çizikleri algılamıyor, görmezden geliyorum. Hatta bazen günlerce camını silmeden yaşamıma devam ettiğim oluyordu. Üzerindeki çizikleri saymayı düşünemiyorum bile! Yaklaşık 15 senedir öyle ya da böyle, yaşamı biraz daha net gösterdiği sürece sorun yok (sanıyordum). Oysa o lekeler, o çizikler genelde beni rahatsız etmese de gözün odaklanma çabası ile göz kaslarını olağandan daha fazla yorduğu da bir gerçek. Ne kadar kirli ve çizik içinde olursa göz kaslarımı da o kadar yoruluyormuş. Bu kir ve çizikleri fark etmeyecek bir alışkanlığa sahiptim; bilgisayar ile çalıştığımdan düzenli olarak sabit bir uzaklığa odaklı tutuyordum gözümü. Haliyle zamanla gözüm de sağlığını yitirmeye başlamış.

Kendi mutluluk ya da mutsuzluklarımı bir süredir önemsememeye çalışıyorum. Mutluluk (ya da mutluluğa yol açacak bir şeyin peşinde koşmak bana anlamsız gelmeye başlamıştı. Elbette her zaman bu tavrı sürdürebildiğimi söyleyemem, başlarda çok daha seyrekti. Bir mutluluğun peşinde koşmak, aynı zamanda mutsuzluğun da peşinden koşmak olmuyor muydu? Bazı şeyleri seçeriz, bazı şeyleri reddederiz. Ama yaşadığımız gerçeklik, her ikisini birbirini yapıştırmış durumda. Salt mutluluk olsa zaten bir hareket de olmazdı ki? Sonsuza kadar aynı şekilde hareketsiz var olmak demek bu; kim ister ki böyle sıkıcı bir durumu? Haliyle iyilik olduğu sürece kötülük de olacak, doğru olduğu sürece yanlış da olacak, mutluluk olduğu sürece mutsuzluk kaçınılmaz olacak. Bunlardan bir tarafı seçme eğilimimiz hep olacak; işin zorluğü da burada. Hep kendimiz için en iyiyi, en güzeli istiyoruz. Bu, başkaları (=bizim dışımızda herkes) için de kötüyü istediğimiz alt cümlesini de barındırıyor aslında. Gerçeklikle sözleşmemiz bu şekilde, biz istesek de istemesek de bu kural geçerli; gerçekliğimizin yasalardan biri bu. Ucunun bize değip değmediği ufak ölçekte önemli gözükmeyebilir, ama uzun vadede dönüp dolaşıp bize de dokunuyor; tıpkı gözlüğümdeki çizikleri önemsememem gibi.

Demin bahsettiğim videoda bir bilim adamı, mutluluk üzerine geniş bir araştırma yürütmüş ve elde ettiği sonuçları paylaşıyor. Mutlu olma çabası ve bunu oluşturabilecek hallerle ilgili kurulan hayallerin mutsuzluğa en çok yol açtığını hemen belirteyim. Bulunduğumuz anın dışına çıkıp, bizi mutlu eden anların hayalini kurduğumuz zaman mutsuzluk da peşi sıra bizi ziyarete geliyor. Iş yerinde çalışırken kaçımız gideceğimiz tatilin, yaşanmış güzel bir vaktin hayalini kurmadık ki? Kaçımız o işi yapmak yerine güzel bir cafede oturup doğayı veya arkadaşlarımızla sohbeti yaşamanın keyfini düşlemedik ki? Tüm Amerika'daki mutluluk sektörü bu gibi hap çözümlerle dolu; başarıyı yakalamak için onu hayal edin, yaşamak istediğiniz hayali gözünüzde canlandırın, resimlerini kesin ve çevrenizde bulundurun, isteyin, oldurun... Salt Amerika'da bu şekilde pazarlanan kişisel gelişim kitap, CD ve DVD'ler devasa bir sektör oluşturmuş durumda. Aslında bütün hepsi, şu anki halimiz dışında bir hayali düşünmemize yol açarak daha iyi bir halin hayalini satıyor. Bu düşünceyi biraz daha ileriye götürerek bunun günümüz ekonomisinde önemli dinamiklerinden birini oluşturduğunu bile söyleyebilirim. Mutluluğu hayal ettiğiniz sürece halimizle ilgili mutsuzluğumuz artıyor, mutsuz olduğunuz sürece de bundan kurtulmak için uygunsuz şartlarda daha yoğun çalışmaya rıza gösteriyoruz.

Şimdi ofisinizde çalışırken şunu düşünün: en sevdiğiniz tatil beldesinde denize birkaç metre ötede bir şezlongda yatıyorsunuz. Çıplak ayaklarınız, sımsıcak kumlara değiyor. Keyifli bir meltem, terlemenizi önlerken denizin tuzlu kokusunu da size kadar taşıyor. Her nefes aldığınızda denizin serinliği burun kanatlarınızın içini serinletirken içinize huzur doluyor. Ne endişe, ne tasa var burada. Herşey o kadar uyumlu, o kadar huzurlu ki... Şimdi birden ofisteki iskemlenize ışınlandığınızı düşünün. Nasıl büyük bir hayal kırıklığı, nasıl bir şok olur bu, eminim ki tahmin edebilirsiniz. Siz farkında olmadan hayaller alemine dalmışken benim gözlüğümdeki lekeleri görmezden gelmem gibi farkında olmadan bu eziyeti kendinize tekrar tekrar yaşatıyorsunuz. Başka bir zaman dilimini düşündüğümüzde aslında algılarımızı kandırmaya başlıyoruz. Sonucu gerçek olmasa da bilinçaltımız için yeterince güçlü etkiye sahip oluyor. Sinema izlerken, bilgisayar oyunları oynarken ekranda canlandırılan durumun duygularımıza doğrudan etki etmesi de bu şekilde oluyor; beynimiz, ekrandaki durumla gerçek arasında ayrım yapamıyor. Hal böyle olunca hayal ettiğimizde belki o anın duyumsamasını hissediyor ve kendimizi duyularımızı o mutlu duruma sokuyoruz, ama gerçekliğimiz halen ofiste çalışmaya devam ediyor. Bu farklılık, ister istemez hem bulunduğumuz iş hakkında, hem de yaşamla ilgili genel olarak bir hoşnutsuzluğa yol açıyor; arzuladıklarımız ve yaşadıklarımız iki ayrı uçta bir araya gelemiyor.

Taocuların pratik çözümlerini çok seviyorum; mutluluk-mutsuzluk ya da tüm dualist durumlardan kurtulmak için ne onu, ne de ötekini seçerler. Seçim yapmayınca her durum, içinde bazı olasılıkları barındırır. Bunların bazısı keyifli, bazısı da sevmeyebileceğimız sonuçlar olabilir. Oysa istemediğimiz, sevmediğimiz sonuçlar dahi gelişmemiz için yararlı olabilir. Küçükken sevmediğimiz için yemekten kaçındığımız sebzelerin değerini ve tadını, ilerleyen yaşlarda anlamadık mı? Beğenmediğimiz, burun kıvırdığımız, istemediğimiz durumlar da bu şekilde gelişmemiz için yararlı olabilecek ögeler barındırabiliyor. Bir büyük adım daha atarak önümüze çıkan her durumun aslında bir şekilde yararlı olduğunu söylememe izin verin.

Gözlüğümü değiştirerek çizikleri olmayan, temiz bir camın arkasından bakmam göz sağlığım için olduğu gibi iş hayatında ya da genel yaşamda beğenmediğimiz durumlarda andan kaçarak hayallere sarılmak yerine içinde yararlı olabilecek neleri barındırdığını görmeye çalışmak ve bulunduğumuz durumdan memnun olma alışkanlığı geliştirmek, çabalamadan, kendiliğinden mutlu olmak için anahtar.