/ genel

Ronin ve Şibumi

roninRonin, Japonya’da derebeylikleri zamanında ölüm veya bozgun sebebiyle efendisiz kalan ya da efendisinin (patron olarak da adlandırabiliriz) ilgisini veya imtiyazlarından mahrum kalan samuraylara verilen isimdi. Çağdaş Japonya’da ise işverenler arası geçiş süresinde açıkta kalan satış görevlilerine veya üniversiteye katılmaya henüz hak kazanamamış ve bekleyen öğrencilere de ronin deniyormuş.

ronin-calligraphyKelimenin kökü, “gezgin” anlamından türeyen ve evsiz/ göçebe olanı tanımlıyor. İlk zamanlarda köyün derebeyini terk eden ve bundan kaçan olan köylü-kaçak kişiyi ifade etmekte kullanılmış.

Samuray kastının yasalarını belirleyen Bushido Shoshinshu’ya göre bir samuray, efendisiz kaldındığında seppuku (hara kiri olarak bilinen geleneksel intihar) uygulamak durumundadır. Öncesinde bir sınırlama yokken, Edo döneminde samuraylar, önceki patronunun izni olmadan başka bir patronun himayesine geçmesi yasaklandı. Bir şekilde işsiz kalan veya işine devam etmek istemeyen ama kılıçla yaşamını kazanma onurundan vazgeçmeyen samuraylar, zamanla kiralık silahşörler olarak karavan koruma gibi işlere de yöneldiler. Bir kısmı ise iyilik-kötülüğü ayırd etmediğinden hırsız veya katil gibi işlere de yöneldi.

Bir süredir ronin sıfatına tebessümle bakmaktaydım. Popüler modern sinemada Leon bu konudaki en belirgin örneklerden. Kurosawa’nın filmlerinde -Yojimbo, Sanjuro ve Yedi Samuray- bu konu sıkça işlenmiş. Bu konuda 47 Ronin herhalde en belirgin örnektir. Ama The Wolverine (2013) filmi de ronin durumuna gelmeyi konu alıyor. Son okuduğum Şibumi (Trevanian) ise Go oyunu eğitimi alan ve patronsuz olmayla herkesi işvereni olarak benimseyen Nicholai Hel’i konu alıyor ve onur ve kurallar ile ronin’e yakın bir karakteri betimliyor.

Geleneksel usta-çırak sistemlerinde de ronin’ler olabiliyor. Bazen öğrenci, öğretmenine isyan ediyor, bazen kendi varlığını oluşturma isteği erken filizleniyor ve ronin durumuna geçiyor. Girdiği yolun, katıldığı dergahın usüllerine, geleneklerine itiraz etmeyip ustasına isyan etmek ile ronin arasında ince bir çizgi var. Birinde isyan, hamuru yoğuran ustayı hiçe saymaya sebep olur. Diğerindeyse kurallar çerçevesine, etik değerlere veya yola devam ederek mecburen ustasız kalma durumu var. Döğüş sanatları geleneklerinde yetkinliğe ulaşan öğrenci, kelebeğin kozasını yırtması gibi kendi kalıbını kırar. Bunun için yetkinlik bir ön şarttır, gereğinden erken kendi yolunu çizen öğrenci, aslında öğretmenine teslim ettiği yoğrulma görevini kabaca geri almıştır. Bu yetkinliğin, kazan devirmenin ne aşamada olacağının kuralı yoktur. Ama bilinçli bir öğretmen zaten belirli bir yetkinliğe ulaşan ve kendi yolunu çizmesinin gerekli olduğunuı düşündüğü öğrencilerini üstü kapalı bir şekilde bu isyana davet edebilir; belki uygun zamanda gereğinden fazla zorlayarak, meydan okuyarak ve benzeri şekillerde…

Kendi yolunu çizmeye başlayan öğrenci için önemli bir değer, aldığı eğitime saygıyla yaklaşmak, ‘soy ağacını’ onurlandırmaktır. Önceki eğitimin kuralları elbette yaşamında da vereceği eğitimde de geçerli olacaktır, özü bozmadan bazısını değiştirme yetkinliği de muhtemelen oluşmuştur zaten. Sabit kalanın yok olmaya mahkum olduğu bir ortamda eğitimin nesiller boyu devam edebilmesinin gerekliliklerinden birisi de sanırım dinamik olabilmesi ve şartlara uyum sağlayabilmesinde.

Çoğu içsel yollarda usta/ rehber/ öğretmen için öğrencinin özgür olması da çok önemli bir nitelik. Özgürlüğün sağlanması, öğrencinin rehbere karşı bağımlılığını kopartmakla başlar. Öğrenci, doğru yorumlarsa önce rehberini içinde taşır, içinde oluşturduğu rehbere danışarak hareket eder. Zamanla bu rehberin ismi silinir, anonimleşen bir rehberlik, yani erdem (kelimenin er ve dem şeklinde parçalanabilmesi de dikkate değer bence) kalır. Son aşamada da öğrenci rehberin kendisi olduğunu anlar. Elbette öğrenciyi buna inisiye eden rehber gerçekliğini sürdürebilir de; talep edenin talepleri devam ettiği sürece öğretmen de var olmaya devam eder. Bazen de içteki rehberle dıştaki rehber çelişebilir. Bu durumda da doğru olabilecek bir yöntem, öğretiye, bilgiye bakmak ve bunun ne şekilde iyiliği olacağını görmek; buna daha havalı bir ifadeyle öğretinin doğasını görmek de diyebiliriz sanırım.

do-the wayBab’aziz filminin başlangıç cümlesi, ‘Ruhların sayısı kadar tanrı’ya giden yol vardır.’ idi. Yollar çok, hepsinin özüyse tek bir evrensel yol. Her biri diğerinden daha iyi ya da daha kötü değil. Sadece farklı renkler, tonlar barındırıyor. En hakiki yol ile öz-yol arasında yorum farkı olacaktır. Ama değişmeyen tek şey, akışın sonsuz dalgalanmalar, girdaplar ve akıntılarla sürekli akış hali. Yollar da devam ediyor, öyle olduğunu sansak da asla durmuyor.

Ronin olarak adlandırabileceğim bir diğer grup da deneyimlediğim diğer bir durum; çeşitli sebeple henüz hazır olmayan talebenin bekleme sürecini de ifade ediyor sanki. Rehbersiz (patronsuz) kalan ama ‘ekmek teknesini’ de çalıştırmaya devam ettirmeyi düşünenler için öz-disiplin önemlidir. Tekrar aynı öğretmenle çalışıp çalışmamak belirsiz olsa da alınan bilgi bakidir. Buradaki iki seçenek ya öğretiyi terk ederek kılıcı gömmek ya da içsel rehbere, erdeme kulak vererek öğrenilenlerin pratiğine devam edip sadeleştirerek, zarifleştirerek ustalaşma yolu: Şibumi'ye doğru ilerlemek.

Ustalaşma, sadeleştirme ve bununla beraber zerafet katmak, Japon geleneklerinde Şibumi olarak ifade ediliyor. Şibumi'nin asıl anlamı "ham hurmanın buruk tadı" imiş. Birçok hikayeyi anlatırken japonlar şibumiyi bu anlamda kullanırlar. Şibumi kitabında da zaten şu şekilde ifade edilmiş:

olağan görünüm altında yatan gizli üstünlük... o kadar doğru bir söz ki, cesaretle söylenmesine gerek yok... o kadar dokunaklı bir olay ki, güzel olmasına gerek yok... o kadar gerçek ki, sahici olmasına gerek yok... bilgiden çok anlayış... ifade dolu bir sessizlik... kendini kanıtlama gereği duymayan alçakgönüllülük... zarif bir basitlik... büyük bir ruhsal rahatlık ama pasiflik değil... hakimiyet peşinde olmayan otorite... elde edilemeyen ancak keşfedilen... bilgilerden geçip basitliğe varmış…
Bir ilgimi çeken ifade de ekşisözlük’ten (yazarı Mengus):
Önce hiç bir şey bilmezsin. bardak (içki sofrasında olunmasından kaynaklı örnek kayması) sadece bardaktır senin için. belki bardak bile değildir. daha sonra bardakla ilgili bişeyler öğrenmeye başlarsın. ne işe yaradığını filan. bardakla rakı içmeye başlarsın. daha sonra bakarsın ki su da içilebiliyor, çay da. sonra neden yapıldığını, nasıl yapıldığını, doğasını öğrenirsin bardağın. ve öğrendiğin her şeyle, bardak gözünde bardak olma niteliğini yavaş yavaş kaybeder. sen onu analiz olmuş, parçalar halinde görürsün. geometrik olarak, fonksyonel olarak, materyel olarak parçalarsın bardağı zihninde. daha çok bilgi aldığında, parçalar daha da atomik hale gelir, küçülür.

En sonunda, bardağı 'anladığında', tekrar, en baştaki gibi sadece bardak olarak görürsün.